16 Şub 2012

Zenne .. film başlar, biter. gerçek başlar, bitmez.

zenne hakkında yazdım,

'Belki biz de aynıydık. Bizim de kaçtığımız büyük gölgeler vardı. Yarın belki bizim de ‘ipimizi’ çekecekti birileri. Birileri bizden ‘dindar’ nesil yaratmaya çalışırken, hepimiz sadece kindar olacaktık. Sonra birileri Ahmet’e çektiği gibi, bize de tetiği çekecekti.'

devamı burada
http://www.kaosgl.com/sayfa.php?id=10631

15 Şub 2012

behzat ç. bir ankara polisiyesi - daha fazlası değil' Kaos GL'de


Behzat Ç. hakkında yazdım.

'Her romantik bir gün artık romantik değildir ve bunun geri dönüşü olmaz. Aslında Behzat Ç. hakkında içimde tutmayı yeğlediğim bazı şeyler vardı. Yakın çevremdeki bir çok kişi ayıla bayıla Behzat muhabbeti yapıp duruyordu. Ben de anlattıklarına hafif tebessüm edip sigaramı tüttürüyor ya da biramı yudumluyor ya da her sıkılgan gibi göz hizasında ilgilenecek bir şey arıyordum.'

devamı kaos gl'de

25 Oca 2012

paradoks propaganda




Kıpkırmızı bir karanlık olarak insan, kimlikleriyle çok meşgul. Gerçek bir ısırık aldığı tek şey belki de yediği elma ve biliyorsunuz ki, bu çok uzun zaman önceydi.

Kutsanmış bir çığırından çıkmayla kaos her yerde. Beden ve cisimler, onlara verdiğimiz her isim, kendi sonumuzu hazırlıyor. İnsanı sıkıştıran şey, tanımlanmak mı, yoksa belirsizlik mi? sorusunun yanıtını bulmak yaşamak yetmiyor, harcanmış başka hayatlara sızmak gerekiyor. Belki daha kaotik yaşamlara, daha düzenli yaşamlara, daha bilinmez kalmış yaşamlara. Bu seyahatin yarattığı korkuyla başa çıkabilmek için gereken şey belki de, dünyanın masumiyet ve suç ayarlarıyla biraz oynamaktır dişe düşünürken, masumiyet ve suç ayarlarıyla güzelce oynayanların bolca ses verdiği 6:45 yayınlarından Lydia Lunch’ın 1997’de yazdığı ‘Bir Seks Avcısının Günlüğü: Paradoks’ romanı geliyor.
Keşke daha önceleri Türkçeye çevrilseydi diye düşünenlerdenseniz, boş verin, bazen gerçekten bazı ‘kötülüklerin’ kendi zamanı vardır.
Lydia Lunch kendi efsaneleriyle 70’lerin punk’ından, 80’lerin dark vawe’inden geçerek günümüze ulaşırken, benim liseli halimle tanıdığım kadarıyla yalnızca uçuk bir müzisyendi. Queen of Siam albümü karanlık gençlik odalarının şaheserlerinden olup, yola çıktığı Teenage Jesus and the Jerks’in tapılası maharetleri aklımıza çoktan kazınmıştı ve daha bir dolu müzisyenle, grupla yarattığı işler…
Kendi eğilimlerimiz doğrultusunda 59 doğumlu, yoldan çıkmış gibi duran ve bizi yoldan çıkartmasını istediğimiz bu kadının uçuk bir videocu ve yazar olduğunu da öğrendik. Her ne kadar kendi adıma efsanevi İstanbul konserini kaçırmış olsam da, zamanla alamet-i farikasının ‘söz’ olduğunu anladık. Elimize geçirdiğimiz yarım yamalak İngilizce parçalardan çıkarmaya çalıştığımız yazıtlarını okuduk. Hemen ardından kendisinin spoken word olaylarını keşfettik. Mikrofonu elinde, kışkırtıcı ve doğaçlama söylevleri bizi yükseltti.
Lydia Lunch ilk olarak Türkçeye, Kara İstanbul derlemesinde çevrildi. İstanbul’un kara deliklerinin konsepti oluşturduğu kitapta Vitriol yahut Kan Kusturma Felsefesinin Ruhu’nda Lunch, Haydarpaşa’da başlayan ve bir İstanbul otelinde son bulan süper kışkırtıcı hikayesiyle yer aldı. Bu güzelliğin hemen ardında 6:45’ten gelen haber ‘nihayet’ dedirtti.
Bir Seks Avcısının Günlüğü: Paradoks otobiyografik bir roman. Lydia’nın şiddetli deneyimlerinden oluşan, Amerika ve Avrupa’da süren, korkutucu de
recede yalın bir darbe. Yalınlığın korkutuculuğu fikri Lunch sanatının temeli diyebiliriz.. Seks, şiddet, acı ve bulanıklık etrafında dönüp duran kıvrak dil aynı anda gündelik ve ruhani. Kendini bir femi-nazi olarak tanımlayan Lunch’ın merkezi kendi bedeni diyebiliriz. Romanda da kendi bedeni üzerinden bir ‘arayış’ içinde kendisi. Yakınlaştığı, seviştiği, dokunduğu, acı çektirdiği, yağmaladığı ve toparladığı, ruhani temasa geçebildiği bedenlerin paralelinde kendi yokluğunu ve varlığını kanıtlamaya çalışıyor.
Yakın zamanda bir konser öncesi verdiği ropörtajda Lunch ‘Ben bir Madonna karşıtıyım. Hard rock’çı piliçler nerede, noise rock’çı kadınlar nerede’? diye soruyor. Erkek dünyasını sahnede ve sokaklarda her zaman
bozguna uğratmak istiyor Yeni çağda erkek dünyasının daha fazla faaliyette olduğunu sav
unuyor. Ama o umutsuz bir bohem değil. Daha önce dediğim gibi, ‘her şeyin fazla heteroseksüeli zararlıdır’ yoluyla Amerikan alt-kültürünün dişi şeytanı namıyla gezdiği arka odalar ve sokaklarda bize kendi kusmuğumuzu gösteriyor.

Lydia sado-mazoşist eğilimlerinden sanat yaratıyor. Fiziksel acının ve aynı andaki zevkin gücünü gösteriyor; her ilişki biçiminin, her temasın karanlık noktalarının olduğunu, bu karanlıkla bir an önce yüzleşmenin ve onu itelemekten çok onun altına yatmanın daha iyi olabileceğini yaşıyor. Dünya onun için bir delikten ibaret. Kara bir delik. Onda kaybolmak, onu becermek ve ona aynı kutsal şiddetli şefkati duymaktan söz ediyor.
Lunch, travmaların merkezi. Spiral dili ise bu merkeze yaklaşıp, ondan uzaklaşıyor. Tekinsiz dünyada hayatta kalmak için tekinsiz olmanın faideleri başlığı altında, maharetlerini aktarıyor.

İnsandaki aitlik. İnsandaki güç arzusu. Seks ve iktidar. Sürtünme hızıyla orantılı keşfetme dürtüsü. Roman, bir tükeniş ve yeniden ortaya çıkış romanı. Kirli zevklerin, şefkatli bir şiddetin içinde kaybolan kimliklerin yok oluşu ve yeniden dirilişi. Hayatın hiç de ‘sanatsal’ olmadığını kaç kişi biliyorsa, o kişilere adanmış gibi. Lydia meşhur bir aile travmasıyla, baba kabusuyla başlayan kişisel hikayesini, başka etlerde kutsayan kimliğin, insanı hüzünden ağlatabilecek kadar şiddetle bezenmiş tarafını anlatıyor.
Gönüllü bir karanlık tarafa geçişin tadını alanların güvenli yerleri kendi bencil çatılarıdır.
Bir şiddet ve şefkat propagandası.



20 Ara 2011

pasaklı düzeyliler - jim douglas morrison yerleşkesi'



bir Karacamış tezeği

*jim morrison okumaları.

*video art, belgesel film gösterimi.

*(olması gereken) fanzin dolaşımı.

*(akustik) the doors şarkıları.

yer Semerkant Bar / Büyükparmakkapı sokak / Taksim



not: jim morrison okumaları/müziğinin ağırlıklı olacağı gecede; herkes kendi şiir, metin vb. de seslendirebilecektir.

27 Kas 2011

görüntüler

Karaca Kızay 'Görüntüler' şiirimi besteledi. marifetine sağlık.

linkten dinleyebilirsiniz -

15 Kas 2011

dizideki O Şey Nedir - Kaos GL

Dilimize, gelenek ve göreneklerimize çok başarılı bir şekilde uyarlandığı söylenen Umutsuz Ev Kadınları’ (orjinali Desperate Housewives) gerçekten de, sandığımdan daha başarılı bir şekilde ‘bize’ uyarlanmış. İzlediğim son bölümü bunu bir kez daha bana net bir şekilde gösterdi.

31 Eki 2011

New York’ta İki Melek – New York’ta İki Velet


Bir Amerikalı gördüm sanki!

Patti’nin yazdığını duyduğumda büyük bir açlıkla okumak istediğim kitabını, çok soğuk bir Kadıköy gününde ele geçirdiğimde, koşarak eve gittim. Laf! Aslında 319 numaralı otobüse kıçımı yerleştirdiğimde okumaya başlamıştım bile. Upuzun bir Patti beni bekliyordu.


Orta okul ve lise yıllarında, 90’ların en güzel zamanlarını kısmen de olsa yaşamış biri olarak, bize kalan mirasın kıymetini bilmeye çalışıyordum. Çevremde buna yardımcı olan pek kimse yoktu, ama yine de kendimi az da olsa kurtarılmış bir bölgeye atmayı becermiştim.

Bir piercing ve dövme stüdyosu ve aynı zamanda kafe ve uygun şartlar sağlandığında bar olabilen bir yer vardı. Liseliyken kaçıp gittiğimiz bu yerde, bir ortam ablası tarafından üstüne uzun uzun konuşulan Patti’nin müziği, o lafları duyana kadar ilgimi pek çekmemişti. Daha doğrusu, sanatını bir bütün olarak algılayacak durumda değildim sanıyorum. Ortam ablasının oylumlu bahisleri üzerinden bu ilahenin şarkılarını tekrar dinlediğimde, gerçekten dinlediğimde ise bunun ‘başka’ bir şey olduğunu nihayet anlamıştım. Bizim inatla sahip çıkmaya çalıştığımız görkemli, tartışmalı, bol sloganlı punk kültüründen çok daha fazlası olduğunu görmüştüm.

‘Just Kids - Çoluk Çocuk’ şimdi elimdeydi.

Kitap, Patti Smith’in New Jersey’deki çocukluk yıllarıyla açılıyor. İçindeki üretme ve sanat tutkusunun temellerini açıklıyor bize anlatılanlar. Küçücük bir kızın bir şekilde gördüğü büyük-küçük sanat eserlerinin karşısında nasıl heyecanlandığını okudukça, kendi küçüklük heyecanlarımı anımsıyorum. Bir sanat eserinin insanın içine bıraktığı ilk tohum... Eğer tohum cesaretle karşılaşırsa, nasıl büyüyebildiğini ve nelere yol açtığını çok iyi biliyorum.

Yaşadığı hayal dünyası onu hiçbir zaman yalnız bırakmıyor. Kafasında kurduğu oyunları, yazdığı hikayeleri, yaşamak istediği hikayeleri, etrafındaki arkadaşları ve kardeşleriyle paylaşıyor. Çocukluğunun tüm görüntüleri onun için o kadar önemli olmalı ki, Patti bunu müthiş şiirsel bir dille aktarıyor.

Çocukluk, korunması gereken bir mirastı. Tüm karanlık ve aydınlık orada yatıyordu. Hele ki sanat ışığının ana kaynağıydı. Çocukluğunu terk eden bir sanatçı çiğ kalabiliyordu. Ve en önemli noktaları gözden kaçırabiliyordu.

Okuma merakıyla birlikte ilkgençlik şekillenirken, içinde bulunduğu sosyal mekan ona yetmemeye başlıyor ve gitmenin vakti diye, düşünüyor Patti. Bulunduğu kasabanın iş bulma koşullarının yetersizliği tetikleyici olsa da, her yönden sıkıştığının farkına varıyor. Keşfetmesi gereken bir dünya onu çağırıyor. Her sanatçının içindeki dünyanın bir sonu olduğunu bir kez daha anlıyoruz.

1967’de doğduğu kasabadan ayrılıyor ve New York’a geliyor Patti. Aslında yabancısı olduğu ama aslında hiç de yabancısı olmadığı bu yeni dünyanın görüntüleri, yaratabileceğine ve başka bir dünyanın mümkün olabileceğine dair umutlarını diri tutuyor. İçindeki Rimbaud, hayal kırıklığına uğramıyor. Aksine, Electirc Circus’un açık kapılarından caddeye taşan White Rabbit’i duyduğunda, etrafını saran ve kendisine kısmen benzeyen bir kalabalığın, uzun saçlı delikanlıların, kendi kasabasındakilere hiç benzemeyen genç kızların varlığı, ona ait olabileceği bir yaşamın izlerini veriyor.

O zamanlar dilinden hiç düşürmediği ‘Ben özgürüm’ lafını, laf olsun diye söylemediğinin farkında olarak, zorlu yaşama adımını atıyor.

Yersiz , yurtsuz, aç gezerken bile aklında ‘tanrısı’, ölü ve ulu şairleri geziyor. Onlara minnet duyuyor. ‘Ben özgürüm’ diyebildiği için. Yaz geldiğinde Patti bulduğu irili ufaklı işlerden birinde pineklerken, takı satarken, peygamberi, müridi, ilahisi ve ilhamı diyebileceğimiz kişiyle, Robert Mapplethorpe ile yolları kesişiyor. Kendi kurduğu ayrı bir zamandan fırlamışçasına salınan bu skinny velet çok geçmeden en sıkı dostu oluyor.

Bu arada ‘Vietnam Amerikası’nın en kara günleri yaşanıyordur. Savaşın kanlı yüzüne ortak olan toplum, yarı bilinçlilik ile yaşamını sürdürüyordur. Sanat sahnesi, lokal gruplarıyla ya da birey iradesiyle kendini açıklamaya devam ederken, sokaklardaki özgürlük ve barış söyleminin artması, halkın yaşadığı ‘resmi hayal kırıklığı’nın boyutlarını işaret ediyordu.

Patti ve Robert kendilerine bir daire tutmuşlardı.

Robert’ın çizimleri, kolajları, sanatı üstünde düşünmeden icra etmesi Patti’yi onun en büyük hayranı haline getirmişti.

Sıkı dostlukları ve sanat kısa bir süre sonra aşka evriliyordu. Kiraladıkları ufak dairelerinde çizimler yapıyor, nesneleri sanata dönüştürüyorlardı. Kutsal portföyleri en nadide parçalarını kazanıyordu. Saatlerce sanat, resim, şiir hakkında konuşuyorlar ve sarmaş dolaş rüyalara dalıyorlardı.

Çoğunlukla eve para getiren Patti oluyordu. Robert’ın konsantrasyonunu ve içgüdülerini dinlemesini kıskandığını itiraf ediyor ancak yine de kendini asla geri çekmiyordu. Robert onun için her şeyden önce bir sığınaktı. Patti’de Robert için öyleydi. birbirlerine verdikleri ilham, hiçbir vizyonla boy ölçüşemezdi. Hatta Robert’ın LSD deneyimleriyle bile boy ölçüşemezdi. Robert değişken sanat bakışını hareketlendirmek, eyleme dödökmek konusunda oldukça cesaretliydi. Bir şeyi yaratırken onu yarıda bırakabiliyor, o an aklına gelen başka bir projeyi hayata geçirmek için çalışmaya başlayabiliyordu. En büyük hayali New York’un parıltılı efendisi Andy Warhol ve onun asilzadelerle dolu çevresine girebilmekti. Patti bu isteği çok gereksiz buluyordu. Güncel Sanat denilen şeyin bir çiğlik barındığını düşünüyordu.

Patti, çevresinde olup biten bütün gürültülerden alması gerekeni alıp, bilgece kendi yoluna gidiyordu.

Sanat yaparken, onun hakkında konuşurken, hayat da boş durmuyordu elbette. Onları çoğu kez sıkıştırıyordu. Parasızlık, açlık ya da yarı tokluk arasında gidip gelirlerken, kutsal dairelerinin büyüsünü asla bozmuyorlardı. Her akşam şair, yazar, ressam dostlarıyla oturup günü kurtarıyorlardı.

Hayat boşluklardan faydalanıp yüzünü göstermeye devam ederken Patti ve Robert’ın yolları kısa süreliğine de olsa ayrılacaktı. Aralarındaki soğukluk ve boşluk artık Patti’nin dayanamadığı bir hal alıyordu ve taşınmaya karar verdi. Robert buna dayanamadı ama ona taşınması için yardım etti. Patti kendi dairesinde çizmeye, içindeki saklı yerleri keşfetmeye başladı. Saatlerce otoportreler yapıyordu.

Robert’da bu esnada kendini keşfetme yoluna gitmiş ve bir erkekle birlikte olmaya başlamıştı. Patti bu durumu konumlandıramasa da, sakindi. Kız kardeşiyle birlikte yapacağı Paris seyahatine hazırlanıyordu.

*

Paris seyahati Patti için ‘büyü’ kelimesini karşılayabilirdi. Baudelaire’ın mezarından Godard’ın görüntülerine uzanan bu içsel ve dışsal yolculukta bir yandan Robert’tan gelen kısa mektupları okuyordu. Robert mektuplarında ‘jigololuktan’ söz ediyordu. Patti’yi özlediği ve ona ihtiyacı olduğu da h
er bir kelimesinden anlaşılıyordu.

Patti Paris dönüşü onu bulduğunda Robert perişan haldeydi. Kaldığı bok yuvasındaki arkadaşları en has eroinmanlar, torbacılar, travestiler ve fahişelerdi.

Patti Robert’ı ve kutsal portföylerini taksiye atıp, şoföre seslendi ‘Chelsea Otel’e!”

Çoluk Çocuk’un sadece bir araya gelen anıların ve görüntülerin kitabı olarak bakmak yanlış olacaktır. Bu kitap ayrıca, bir rock efsanesine dönüşecek olan Patti’nin gözüyle yazılmış bir dönem pusulasıdır. Hikâyelere sinen Beat kuşağının yadsınamaz lirizmi, Woodstock zamanları, Amerika’nın içinde bulunduğu savaş ve yenilginin dönem üzerindeki etkisi, Velvet Underground’lu ve Factory’li New York sahnelerinin en şaşalı anları bu kitaba duyacağımız saygıyı artırmaktadır.

*

Kitabı elimden bıraktığımda derin bir nefes almak zorunda hissettim kendimi. Yarılamıştım bile ve efsanenin ‘tanık’ olduğum kısmı beni hayli heyecanlandırmıştı. Ömrümün sonuna kadar dönüp dönüp tekrar okumak isteyeceğim şeylerin yazılı olduğunu düşündüm.

Kitap ortak bir algı yaratıyordu. Üreten ve hayatı dönüştürmeyi seçenlerin ulaşabileceği bu ortak algı, acının ve büyünün sınırlarını çiziyordu. Meşhur ‘hayat/sanat’ ikilemini Robert ve Patti üzerinden anlamaya çalışmak ayrı bir haz veriyordu. Sanat, hayatı pek desteklemiyor belki ama, hayat sanatı destekliyor, diye düşünüyorum.

Önemli olanın ‘adanmışlık’ olduğunu bir kez daha fark ediyorum. Adanmışlık, çoğu zaman romantik bir imgelem olarak algılanıyorsa da, bunun çok ötesinde bir şey olduğunu biliyordum. Gerçek, ne istersek o oluyordu. Ve neden kendimize uymayacağını çok iyi bildiğimiz o yalanı tercih edecektik ki? Kötü bir gerçeği yaşamak daha akıllıcaydı.

Sanat ve onun sokağa dönük yüzü ya da direk olarak sokak, herkes için ‘dram’ yan anlamını taşımayabiliyordu.

*

Patti ve Robert’ın Chelsa otel günleri tahmin edilebileceği üzre büyük bir ilhamın ve bohem günlerin eşiğinden çok, ta kendisiydi. Allen Ginsberg, Dali, Burroughs, Janis Joplin, Hendrix gibi asillerin geçidine sahne olan uzun koridorlar ve bu isimlerle gerçekleşen tanışmalar Patti’nin çizeceği hayat için güçlü figürlerdi.

O sırada Robert halen taşımakta olduğu Andy Warhol’un Fabrika çevresine dahil olma arzusu ayyuka çıkmıştı. Fabrika sakinlerinin uğrak mekanı olan Max’se yapılan ziyaretleri boyunca fiziksel ve ruhsal değişimleri net olarak gözlemleniyordu. Cinselliğin ve farklı biçimler konusunda dünya bir devrim yaşarken Robert’ta bu devrimden payına düşeni yaşamakla meşguldü.

‘Görünen’in taşıması gereken ‘görünmeler’in çok iyi farkındaydı

Robert. Bu yüzden neredeyse bedenini bir sanat eseri olarak kullanıyordu. Yeni bir çevre, doğrudan yeni bir kimlik demekti.

O dönemin büyük bir sahne olduğunu da anlamış oluyoruz anıları okurken. Herkes, ‘göstermek’le oldukça yakından ilgileniyor.

Robert yeni çevre ve yeni kimlik arasında gidip gelirken Patti ise Bob Neuwrith ile kenarlaşmış ve Bob Patti’ye ‘Neden şarkı sözü yazmıyorsun?” diye sormuştu. Bu soru Patti’nin yazdığı şiirleri gördükten sonra gelmişti. Oysa Patti bir şarkı sözü yazarı değil, bir şair olmak istiyordu.oruz anıları okurken. Herkes, ‘göstermek’le oldukça yakından ilgileniyor.

Robert yeni çevre ve yeni kimlik arasında gidip gelirken Patti ise Bob Neuwrith ile kenarlaşmış ve Bob Patti’ye ‘Neden şarkı sözü yazmıyorsun?” diye sormuştu. Bu soru Patti’nin yazdığı şiirleri gördükten sonra gelmişti. Oysa Patti bir şarkı sözü yazarı değil, bir şair olmak istiyordu. İlk şiir/ritim performansını Anen Waldman önderliğinde düzenlenen bir şiir okumasında sunacaktı. Yer, St. Mark Kilisesiydi.


Hikayenin devamı? Hikayenin devamı hikayede.. kafamda, arkadaşımda, yaratmanın büyüsünde, yaratmanın karın ağrısında, sokakta, canı sıkılan bir sokak müzisyeninde ya da keşfedilmeyi bekleyen kağıtlarda.. hikayenin devamı, orada!

Hikayenin devamı müziği keşfeden Patti’nin lirik yaşamında ve anlatımında.

Şimdi düşündüğümde, o ‘sütüdyobarkafe’daki sarhoşlarla dolu masaların birine gelip kafasındaki dağınık bilgileri kusmamış punk ortam ablası olmasaydı belki bu kitabı içimdeki bir çok heyecanla birleştirip okuyamayacaktım.

Hafızamdaki en önemli ilkgençlik görüntülerinin arkasında çalan Patti Smith belki biraz da kendi içini dindirmek için yazmıştır bu kitabı, kim bilir. Anlatacak o kadar çok güzel şeyi varmış ki … ve bazılarınız çok iyi bilir o şeylerin nasıl insanın içinden taştığını ve kendine yeni gözler ve akıllar aradığını.

Ah, Patti Smith İstanbul konserini de izleyebilseydim, evet, her şey daha güzel olacaktı.

‘Çoluk Çocuk’

Patti Smith, Domingo Yayınevi, 2010

Türkçeye çeviren, Yiğit Değer Bengi




18 Eki 2011

abluka2


merhaba şobalaklar.
Abluka fanzinin 2. sayısı kadıköy'de bir fotokopicide çoğaltıldı ve oraya buraya bırakıldı. mesela beyoğlu mephisto, kadıköy mephisto..

7 Eki 2011

track 1

Senaryo, Alper Volkan Dikyar, Emre Varışlı
Yönetmen, Deniz Cansever

buyrun, track 1


Untitled from deniz cansever on Vimeo.

27 Eyl 2011

tabutabu

naber?
23 Eylül Cuma günü Kadıköy'deki 'Pasaklı Düzeyliler Şiir Tantanası'nda' bir video-art/şiir performansı yaptım. işte o performansın 'video' kısmı. oynayan ben, kamera deniz cansever..

Underground Poetix dergisinine yazılarınızı/şiirlerinizi yollamak için artık bana ulaşınız, beetlejuw@gmail.com adresini kullanınız.

2 Eyl 2011

23 Ağu 2011

21 Ağu 2011

20 Ağu 2011

19 Ağu 2011

27 Tem 2011

18 Tem 2011

o nasıl, git ve sor


Yüzünün karanlık yerlerinde ve ucuz taraflarında yeni bir şey yok

Eski bir giysinin içinden çıkıyorum, sisin içine dalıyorum

Tek rakibim yerçekimi diyorum, suratsız adamlar, buna inanıyorlar

Kendin olmanın afişlerinde kimler var

Yüzdeki bıçak yarası ya da kirazdan küpe, kemiğin etten dışarı fırlaması

Düğmeyi çözmek, birine suni teneffüs yapmak, çiçekten taç

et yemenin aşka getirdiği renk, dışında kalanlar için, beyaz kutularda vitaminler

acı sabahların insansızlığı, ya da acı sabahların terlemiş erkek omuzları

caddeye doğru inen kalabalık güneşe karşı camın arkasından

caddeye doğru inen saldırgan köpeklere karşı camın arkasından

caddeye doğru inen giyinmişlere karşı camın arkasından

sonuçta her hızlı gecenin ardından ‘ev’ dediğin yere dönersin

sonuçta en büyük cümleyi kurmak için de, çişini yapmak için de para ödersin

onu, yani beni tanımıyor ağaçlar, çünkü onlara tanıtmadım onu, yani beni

ben n’aptım!

hayatta düşünebildiğin zaman, hayatta kalıp düşünebildiğin bir an,

bi saniye ve tek bir sefer, düşünebildiğin o an

insan eski bir giysinin içinden çıkabilir, sisin içine dalabilir

göz, görmeyi sağlayan organdır.. aşk, gece denize girmektir

batik gökyüzüne bak, ne çok karmaşık şeyi düzenliyor dünya, ve her şey hala ne çok karmaşık, diyorum

ülkemin sakıncalı bulduğu kitapların yanında duruyorum

bir prize sokulabilseydik ne olurdu

kulisimiz yıkılsaydı ne olurdu

gömleklerimiz konuşabilselerdi ne olurdu

içini açmayı sadece konuşmak sanan aptalların dünyasında alkolik değilim

büyük bir gürültüyle mi, yoksa sakince mi darılacaksın bu yaşlı otomatik dünyaya

karar ver

arkadaşlarını toplayıp onlara, bir ağzının olmadığını itiraf edecek misin

karar ver

bütün fiziklerini üzerimden topla

tanrı ortaya konuşur ‘iyi’ olan konusunda

yenilenmek suçtur, ve bu çok güzeldir

yenilenmek suçtur, ve bu çok güzeldir

telefon hatlarında sessizlik başladı

plastik bardakların yanında duruyorum

kafamın içindeki siyah atın gölgesine yatıyorum

10 Tem 2011

bireylikler 39 ' beni oranla dinle'


Bireylikler'in 39. sayısında 'beni oranla dinle' şiirimi okuyabilirsiniz.


31 May 2011

mabel matiz'e bakıp, çıkmayacağım!



Berbat bir geceydi. Çığırdan çıkılmıştı. Aslında öyle çok şiddetli değildi, ama bazen insanın içinin şiddeti tüm gürültüyü ve hareketi solda sıfır bırakır, bilirsiniz. Bulunduğum yerden pılımı pırtımı ve kendimi toplayıp başka bir yerde bulunmaya başladım. Ellerim sigara paketini ve müziği arıyordu. Birkaç şarkı sonrasında, ne kendimden uzaklaşabilmiştim ne de içimdeki gürültüden. Aslında biliyordum ki, bunlardan uzaklaşmak falan istemiyordum, daha da içine düşmek, daha da açıklamalar getirmek, daha uzun cümleler kurmak ve kendimi haklı çıkarmak için siber alemin labirentlerinde geziniyordum. Fonda bazı adamlar ve kadınlar bana eşlik ediyorlardı.

Ki, tesadüfün tesadüfü olarak bir şarkıya rastladım. Şüpheli Şarkının Şairi’ydi ismi. Başladığında sadece ‘öylesine çalan’ bir şarkıydı. Kafamın gürültüsünden bir an olsun uzaklaştığımda ise Mabel Matiz’in sesi yakaladı. Böyle yakama yanıma sokuldu ve orada bir süre kaldı. Tam da bir şeyler yazmak için kağıdın başına oturmak üzereyken beni durdurdu ve ehli bir hale soktu. Bir anda. Kaçırdığım kısımları için, başa aldım, bir kez daha dinledim. Bu kez oturduğum yere çakılmıştım.

Bu çakılıp kalmanın sebebi bu sesin, içinde bulunduğum duruma ‘cuk’ olan fon olması değildi sadece, bir şey daha vardı; benim Yasemin Mori sonrası ondan başka Türkçe bir şey dinleyememem. 90’laran gelen esintileri saymazsak yeni anlamında kurtarıcım yoktu ne ana akımda ne alternatif olanda. Mori’nin Hayvanlar albümünü son 10 senedir ülkede çıkmış en iyi albüm olarak nitelediğim yazıları hatırlatarak, şimdi tek bir şarkı üzerinden Mabel Matiz hakkında fikirler yürütmeye ve araştırmaya yapmaya başlamıştım. Ve birkaç şarkısına daha ulaştım. Deştikçe ulaştığım Söylese o Ben Söyleyemem, Arafta ve Kül hece şarkılarını kendi berbat durumumdan biraz da olsa sıyrılarak, açık bir bilinçle dinlediğimde heyecanlandım ve biraz da kendime kızdım. Çok önemli bir şey mi kaçırmıştım? Siber alem bu konuda da bana yardımcı oldu; aslında çok bir şey kaçırmamıştım. Matiz’in bir albümü henüz yoktu. Myspace üzerinden şarkılarını paylaşmıştı. Hakkında yazılan kısıtlı bilgilerin üstünden geçip şarkıları bir kez daha dinledim. Ve o berbat gece, yeni bir keşfin sabahlamasıyla birlikte sona erdi.

Aradan zaman geçti, zaten aradan başka ne geçebilir ki. Ben hep sadık kaldığım punk-arabesk-brit-pop-ambient playlistlerimi hiç düşünmeden bi kenara atıp haftalarca Matiz dinlemeye başladım. Ve aradan yine zaman geçti, Matiz’in albümü elimize ulaştı. Bu arada konserlerine gidip ağızlarından bal damlayanları kıskançlıkla dinledim, okudum.

Albümün açılış ve ilk videolandırılan şarkısı Arafta, nasıl bir albümle ve nasıl bir müzisyenle karşı karşıya olduğunuzu açıkça anlatan bir şarkı. Ağır başlangıçlar iyidir, derin bir nefesle başlamak iyidir, bu da iyi. İnsanı kendine getiren, insanın kendine doğru gelmesinin ne olduğunu anlatan bir şarkı. Hemen ardından albümde zamanla büyük favorim haline gelmiş olan Filler ve Çimen geliyor. Bu kez karşıtlardan söz ediyor Matiz; kalbim korkularıyla cesur, diyor. Sınırları geniş bir hayatta kalma oyununda aslında her şeyin ne kadar birbirinin düğümü ve çözümü anlatıyor. Sırada Kül Hece var. albümü ortak zamanlarda dinlediğim bir çok kişinin favorisi bu şarkı. İlk dinleyişimde bu yana bir yere oturtamıyorum içimde. Hem üşüten hem sıcak tutan bir şarkı.

Naim Dilmener matiz için ‘Bir Bob Dylan’ımız olmamıştı’ yorumunda bulunmuş. Birilerini birileri yapmak, kıyasa girmek yanlısı değilim ama şunu söyleyebilirim ki, Mabel Matiz çoktan beklediğim bir ozandı. Şu ya da bu şekilde, her zaman söylüyorum, sözlü bir müzikte ilk dikkat ettiğim şey ‘Ne söylendiği’ oluyor. Sözler bende yankılanmıyorsa, müthiş müzik, süper alt yapılar maalesef beni yakalayamıyor. Mabel Matiz ise bu konuda yankıya yankı katmış durumda. Ana dilimde bir şeyler anlatan, söyleyen şarkıları özlediğimi fark ediyorum.

Albümün dördüncü ve bana göre en iyi şarkısı olan Söylese O Ben Söyleyemem başlıyor şimdi. Birkaç şehir görmüş gibi bu şarkı. Bir çok dilden, sesten geçmiş gibi. Mahcup bir şarkı ve tüm güzelliği burada. 90’ların Türk müziğinde aklı kalanlar için özel. Bu güzellikten sonra Mori’nin Meyhanesi başlıyor ilk kıpır kıpır introsuyla ve gitarlar, kemanlar, ‘şubaplı’ geri vokallerle devam ediyor zaten. Sonrasındaysa albümün sanırım en sivri şarkısı geliyor; Öteki. Hemen sonraki Barışırsa Ruhum’la kardeşler. Politik gündeliklere, yersiz uzlaşmacılara, naiflere ve etsiz sütsüzlere laf atıyor.

Matiz’e tav olmanın en büyük nedenlerinden biri kesin ve net olması, diye düşünüyorum. Hikayesiz şarkılara ve ‘ortada’ dolanan ve kendilerini alternatif olarak niteleyen güruhu unutturuyor.

Tam da o anda, albümün sekizinci parçası başlıyor. Peruk Gibi Hüzünlü. Bu şarkı iki kere çok değerli; birincisi bir Yalçın Tosun şiiri, ikincisi ise bu şiirin Aysel Gürel için yazılmış olması. Aysel eminim bir yerlerden duymuştur bunu. Çok sevmiştir. Gözlerini kırpıştıra kırpıştıra gülümsemiştir. Bir saygı duruşu olarak aldığım şarkı albümün gizli kıymetlisi. İstiklal’de gezenlerin en alışık olduğu şeylerden biri şu aralar Balkan tınıları. Geç kalmış bir heyecanla insanlar kulak kabartıyorlar. Matiz’in Şarkısı başlıyor şimdi. Yeşil ve beyaz görüntüler ortasında,, dostlarla kurulu upuzun bir masanın şarkısı bu. Balkan tınılarında mutlu ve buruk bir şeyler vardır. Her anımda mutlu ve buruk biri olan beni karşılayan bir durumdur bu. Yine bir öncekine kardeşlik hissettiği şarkı başlıyor, Hercai Menekşe. ‘Şimdi yakanızda bir hercai menekşe olsam, rakınızın beyazında şöyle bir kaybolsam’ diyor. 90’lar Türkçe müziğine duyduğum katlanılmaz özlemi gideren şarkılardan.

Matiz hüznü vıcıkvıcıklaştırmıyor. Derdini anlatırken volümünün sarhoşluğuna kendini kaptırmıyor. Bunun yanı sıra naiflikten ve ‘sözsüz’lükten sıkıldığımız bu zamanlarda, hiç de naif değil, ‘sessiz’ değil. ‘Olduğunu’ ortaya koyuyor.

Yine bir şiir. ‘Şimdi bir de buradan baktım sana, senden kaçırdığım kedere boğduğum anlara, beni içine al artık, seni mutsuz kılan o duyguyu kırmak istiyorum’ diye başlıyor. Birhan Keskin’den Zaman. Matiz, ‘Birhan Sesi’yle’ bestelemiş. İki ses birbirlerine o kadar çok yakışmışlar ki. Şair karşılığını bulmuş, ozan hakkını vermiş. Güzel şiirleri köşelerinden bulup çıkaran ve kendi yoluna katan müzikçiler ne kadar kötü şeyler çıkartabilirler ki, düşüncemi Mabel Matiz üzerinden tekrarlıyorum.

En sonunda, yazının ve vakanın başındayım; Şühpeli Şarkının Şairi. Bu şarkı albümün soğuk damgası. Bir zaman gecemi kurtaran, bir zaman sonra yığınla günü kurtaran ve daha ne kadar günü kurtaracağı konusunda umutlu olduğum şarkı. Beni kağıdın başına oturtan şarkı. ‘Ben mahremimden bir cam çocuk yontmuştum sana’ diyen şarkı.

Sonrası işte, yakın dostlara tavsiye edilip durulan bir albüm. Sonrası işte, tavsiyeyi alanların ‘teşekkürleri’. Benden de sana teşekkürler Mabel Matiz. Sonrası işte, olabildiğince repeat!

15 May 2011

31 cevapsız arama

16 şair bir araya geldiler , sansüre, denetçilere, tık'lama avcılarına ve muzır neşriyat ek yazılarına karşı ,


pembe ve mavi üzerine fotojenik vesikada, ben nerdeyim göründüğüm yerde miyim, vatandaşlık seri kodum üzerinde

ürkt-üm ve çalışkanım’da ben nerdeyim, yeni üretilmiş ve erkek çok erkek ve illa ki soruşturulacak ..türkiye saatiyle ‘her zaman’ siyah poşete girip çıkmış, soğuk damga ben nerdeyim, ve sabah ereksiyonundan bile suçluluk duyacak


kablosuz bir yalnızlık çevresinde dönüp dururken bir taraf aydınlık bir taraf hep karanlık kaldı işte bu yüzden işte onlar yüzünden üryan organlar ah lan bu porsuklar ve kargalar susmadan ve durmadan devam ederken dokunmaya yalnızlığımıza ve bağsızlığımıza kablosuz bir yalnızlık çevresinde bir taraf karanlık kaldı bir taraf kör

durmadan sikin ah çok iyi lan durmadan bıkmadan sizin geriye kalan güzel kavramları


tüm kimlikleri yakılmış bir hayat, muzır neşriyat

bütün adresler sahipsiz kaldığında mı savunacağız yolları

aslında zamanı da bir torbaya sokacaklar ama hatırlıyorlar bazen insanlık olayını; hareketin taşıdığı asıl hikaye şimdi

asıl direnmemek yasaktır!


bu kötü bi ayna, cadı işi. ve her şey siyahın elinde

ışığı düzgün gözlere tut..kendini iyi hisset

çünkü ışığın yalamadığı köşelerde neşelenerek dönen fareler allah çekiyor!

bi kuyu bulmuşlar biz konuşurken. çekiyorlar.. isyan çıkıyor!


kelepçelere kuş, silinen harflerin ezberinde

gece paranoid aman şimdi sus

karanlığın pusundaki us’un kopçası çıkmışa

hadi şimdi, hemen: bağır bağır bağır!


alacağı bir şeyler varmış gibi dönendir zaman şimdi

çok konuştuk soldu, yeni kışlar sırada artık kimsenin umutla işi yok

sabahın dördüne kadar düşünmüyor insanoğlu, geçti o günler

kurduğumuz barikatlar bar oldu! şehir baştan aşağıya oy veriyor eğer oy bu bir şeyi

değiştirseydi onu da yasaklarlardı.


biz sansürlerle büyüdük vişne reçelleriyle değil!

biz sansürlerle büyüdük vişne reçelleriyle değil!

ve haklı sebeplerden ötürü şimdi

reddediyoruz ağızsız bir ses tiyatrosunda atılmaya korkulan tiratlar olmayı!


yaratan ve sözlük yazarı olmayan rabbinin adıyla oku…

topraktan gelen haydaroğlunu lanetleyen;

7 kat göğe sığmayan memeleriyle

sansür,

iktidar tarafından parası ödenen bir reklamdır.


bu gece herkesi vurabiliriz! bir altı patlara ihtiyacımız var mr. keyboard

bu gece bütün kan akışı, gereğinden fazla yol ayrımlarıyla dolu bir kırmızı ışığın durdurabileceği virüslere benzemiyoruz, diyorum ki mr. keyboard bir altı patlara ihtiyacımız var… yani vurulabiliriz akışkan ve ıslak dillerimizden

bu gece bütün kitapları konyak alevinde otuzbir çekerek okuyabiliriz


üşenerek ölenleri sevmem,

yasalar her fotokopide daha da lekeli çıkar

ve sistemle birlikte içselleştirdiğim organlar

düşük bağışlarla ayakta durmaya

çalışan bir bando ekibine üye olmak için

adım adım örgütsüz olmaya davet eder geçtiğimiz 30 yılı


rektum, jelsiz..

acı ve bok,

ne güzel.

sen bilemezsin!


yoksa yok, otuzbiride internetten çekmeyin artık

ya da beat okumayın lan!

okumayın, bakmayın, çekmeyin, çekiştirmeyin.

bak hocamızın yeni dvdleri çıktı

üstelik 15 dakika içinde ararsanız

yüzde 31 indirimle!


çağlar öncesinde değil, 21.yüzyılın soğuk bir bahar günü

kaleme alındı, alınıyor bu metin. sahibi henüz yaşıyor olup her güne

denetim ve gözetim mekanizmalarının yeni bir sansürüne tanık olma

endişesiyle uyanıyor, hiç çıkmamış kitaplarının yasaklanmasını


toplu şiirlerden nefret ediyorum

ve internet yasağının bir insanlık suçu olduğunu düşünüyorum

toplu bir şiire beni bulaştıran bu internet yasağına ise

kıçımla gülüyorum ve kendisini böyle kınıyorum!


devletim otuzbir diye seni çekeceğim artık

boşlukları da sen doldur ve devlet biz malız

devlet bizi okula gönder ve devlet bizi koru

ve devlet ben senin... aciz kulun, slm nbr?

9 May 2011

kaos gl.'de

burroughs ve yumuşak makine üzerinden yazdığım muzır neşriyat yazısı ,

6 May 2011

bazı bazı


Aakatalpa'nın 137. sayısında 'başarılı bir operasyon' şiirimi
ve
Arkadaş dergisinin 10. sayısında Semih Yıldız'la birlikte yazdığımız 'İki Şehrin Çarpışması -1-' isimli yazıyı okuyabilirsiniz.

3 May 2011

Ruha Maya


bugün zorunlu internet filtresi saçmalığı ile bir süre sinir halinde evde bir oraya bir buraya geldikten sonra kendimi dışarı attım.
Levent Duran'ın ilk solo sergisini görmek için Taksim'e yollandım.

Sergi bir kaç gün evvel 'Ruha Maya' ismiyle duyuruldu. bazı insanların yapacağı işler konusunda bir 'ön iknanız mevcuttur, Levent'de o insanlardan biri benim için. kafasının türlü acayipliklerle dolu olduğunu biliyorum.

Levent'in sergi açılışında bizi karşılayan hissiyata ve vizyonlara dayalı olduğunu düşündüğüm şiirini genel bir açıklama olarak kabul edebiliriz. 'Yaptıklarımı isimlendirmedim..' diyecek sonra konuştuğumuzda Levent.. ama bu şiirin yapılanlara verilecek her isimden daha yerinde olduğun düşünüyorum.
İşlerinde ağaç parçalarını, tohumları, taşları kullanmış.. ve tabi ki bütün pagan duyarlığını .. bunlarla ucubik yaratıklar ve bir evren yaratmış. bu kadar metalin, çeliğin ve mekaniğin içinden sıyrılıp, bu öz evrende yolculuk yapıyorsunuz.

merakınız uyandıysa sergi 20 Mayıs'a kadar Taksim'de, Atatürk Kitaplığı Sergi Salonu'nda..

filtre? hayır teşekkürler!


kitaplarımız ve kelimelerimizden sonra internetimiz de kısıtlanıyor.
'kısıtlanmak' hafif kalacak pek yakında, biliyorum. erekte organlarımıza siyah poşet geçirecekleri günler geliyor.
'biz korku toplumu yaratmıyoruz yahu, nereden çıkarıyorsunuz böyle şeyyyleri' söylemiyle eline mikrofonu alıp alanlarda bağır çağır propaganda yapanlara selam ol-masın!

26 Nis 2011

soruşturma


'bloguna girebiliyor musun?'
'giremiyorum ben.."
"ben girebiliyorum hahayt.."
"ya sen girebiliyor musun?"
"yok hayır hala tepede 'Bu siteye giriş mahkeme kararıyla engellenmiştir' yazıyor.."

çok değil bir kaç gün önce, M.K arkadaşımın sosyal medyada paylaştığı şu meşhur 'seks otobüsü' vukuatını okuduktan sonra altına 'Bu ülkede daha ne olabilir ki hanemiz hiç boş kalmıyor, hep yükselişte' yazmıştım. yazdığım bu yorumun daha fazla haklı çıkmasını beklemek en son isteyeceğim şey olurdu tabi, ama ne yazık ki durum o yönde gelişti ve ülke tarihimizin en komik ama komik olduğu için kan donduruculuğu eksilmeyen en son vakası 'Yumuşak Makine' soruşturması oldu. ş
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı , William s. Burroughs'un kitabını ahlaksız ve zararlı bulduğu için soruşturma başlattı. 'yüce türk'ün ahlağıyla, gelenekleriyle örtüşmediği' gibi her daim, rahatsız oldukları her duruma CUK! diye oturan gerekçelerini bu kez Beat edebiyatına sallandırıyorlar.
bu gerekçelerin içinde 'eser edebi değer taşımamaktadır'.' da bulunuyor. duyduk duymadık demeyin.
yani yine 'büyük kalemlerinin ve ceviz ağacı' masalarının ardında birileri bizim için 'normal'in ve 'değerin' tanımını yapmakla meşgul.

normalleş. oyunu ver. otobüslerde öpüşme. ahlakını bozan ecnebilerden uzak dur. muhteşem yüzyıl seyret.

25 Nis 2011

Mehtap Ar Çocuk Tiyatrosunda Şiddet!


Basına ve Kamuoyuna Duyuru

Sabancı Vakfının desteklediği, Mehtap AR - Art Tiyatro'da yaklaşık sekiz aydır oyuncu olarak çalışmaktayım. 23 Nisan 2011 tarihinde Amasya Suluova girişinde fotoğraf çekmek için görevlendirildim. Arabadan indiğim sırada düştüm ve elimdeki (Mehtap AR'a ait olan) fotoğraf makineside yere düştü. Bunun üzerine Mehtap Ar'la aramızda münakaşa çıkmış ve bunun sonucunda üzerime saldırıp beni darp etmiş ve aileme küfür etmiştir. Öğretmenevi'ne döndüğümüzde turneden ayrılmak istediğimi bunun için eşyalarımı almak istediğimi kendisine ilettiğimde eşyalarımı vermemekle beraber beni, "başıma adam dikerek" diğer oyuncu arkadaşlarımın odasına hapsetmiştir. Odadan çıkıp eşyalarımı almak için odaya gittiğimde bu kez de tırnaklarını dudaklarıma geçirmiştir. Ve polise gitmek için yola çıktığımda ise arkama diğer tiyatrocu arkadaşlarımı takmış, polise gitmem engellenmiştir.


Kollarımda ve dudaklarımda tırnak yaraları, darp izleri vardır.
Sigortasız çalıştırıldığım için darp raporu alamadım. Bu yaşadıklarım diğer oyuncu arkadaşlarımın gözleri önünde olmuştur. Amasya Öğretmenevi de maç izleyen öğretmenler de şaittir.
Gördüğüm şiddetin ve hakaretlerin son bulması için pazartesi günü suç duyurusunda bulunup adli yollar vasıtasıyla haklarımı arayacağım.
Basına ve Kamuoyuna duyurumdur.

Duygu KARADENİZ

16 Nis 2011

pasaklı düzeyliler'den

pasaklı düzeyliler şiir tantanası'nda okuyorum, kaan boşnak'da bana eşlik ediyor,


8 Nis 2011

e biz gösterdiiik





bundan önceki gönderiyi 24 Mart'ta yazmışım..
3. Ses demişim. gösteri demişim. gelin demişim.

dün 8 nisandı, gösterdik. orada olan herkese teşekkür ederiz. seyirci müthişti. 'seyirci' dediğime bakmayın, 'olayın' gayet içindelerdi.

bi kaç fotoğraf,


24 Mar 2011

3. ses


yağmur sargın'la birlikte yazdığımız 3. Ses, 8 nisan'da aznavur sanat'ta.. yelda karataş yönetimindeki gösteride ben, yağmur sargın ve tolga karagöz rol keseceğiz..
aznavur sanat galatasaray lisesi karşısı aznavur pasajı 1. katında. giriş ücreti 7 lira..

gelin akıllanalım, delirelim..

19 Mar 2011

nükleere karşı


bugün nükleer karşıtı gösteri için istiklal'de beklediğimden fazla insan, çok kısa zamanda toplandı. önce tünel'e sonra da taksim'e yüründü.









14 Mar 2011

asil ve edepsiz


istanbul'un geçen soğuk günlerinin birinde F. ile birlikte if istanbul dahilinde ve 'gökkuşağı' teması altında Tatiana Issa & Raphael Alvarez yönetmenliğindeki belgesel, Dzi Croquettes'i izledik.
Dzi Croquettes 70'lerin Brezilya'sında tüm baskıcı rejime rağmen ayakta durmayı başarmış, rakidal ve politik çizgilerinden ödün vermeden hazırladıkları gösterilerle fenomen hali gelmiş kabare grubu.
grup ağırlıklı olarak eşcinsel sanatçılardan oluşuyor. tiyatro, müzik, dans ve bilumum gösteri sanatlarından birbirinden yetenekli sanatçıların, bu grubu nasıl oluşturduklarına, tavırdan taviz vermeksizin dönemin faşist rejimiyle nasıl dalga geçtiklerine ve brezilya'dan andy warhol'a uzanan maceralarına hem hayatta kalan ilk ağızlardan, hem de dönem tanıklarından öğreniyoruz.
film, eril ve dişi kalıpları hiçe sayan ve bunlarla asaletle dalga geçen sayısız gösteriden en güzel karelerle akıp gidiyor.
'gösterme'nin halleri?
edepsizliğin başladığı yer?
asaletin çirkinliği ya da çirkinliğin asaleti?
politik ayar?
minik ekibimizle hazırladığımız gösteri öncesinde kroketlerin macerasını izlemek kafamda, üstünde çalıştığımız performans üzerinden 'bizim' nerede durduğumuza dair sorular ve cevaplar getiriyor..

bloglar özgür. şimdilik.
bakalım yarın 'online' olduğumuzda nerelere mahkeme kararıyla erişimin engellendiğini göreceğiz..

6 Mar 2011

5 Mar 2011

loliPop, UP 8'de ..




Underground Poetix'in 8. baskısında 'loliPop' isimli yazımı okuyabilirsiniz.

genel içerik şurada,


21 Şub 2011

kop yala


son 2 gündür yeniden kes-yapıştır yapıyorum. eski gençlik müzik ve feyşın dergileri sağ olsunlar..











18 Şub 2011

rüyaşeyi



..evet rüyamda, açık denizdeki 3 hemşire, bir köpekbalığı tarafından saldırıya uğruyorlardı..

2 Şub 2011

birdevir

90'larda çocuk olup beyaz ekrana gözü takılanlar için ve 'büyümüş de küçülmüşler' için önemli, gün ışıtan biriydi Defne Joy. .

çok kötü oldu.


1 Şub 2011

görüntü

burroughs ve madonna









27 Oca 2011

iyi mi? kötü mü? yoksa tuhaf mı? – İstanbul Noir



Asya ile Avrupa’yı birleştiren cennet, cehennemliklerle mi dolu?

Bu bir soru değil.

Bir kent kaç kere kurtulur, kurtarılır ve neden?

Hele ki bunlar hiç soru değil.

Çevremdeki bir çok kişi İstanbul’un travesti olduğu konusunda hemfikir. Hikayesi ve trajedisi bol, tehlikeli, gölgeli ve güneşli, parlak ve kapkara.. Bir çekim merkezi. Kolay hayatın en görünür ya da zor olanın en dişli hali.

Iskaladığım Kara İstanbul, takip ettiğim bir mecmuada karşıma çıkmıştı. Bekletiyordum. Son kitap fuarında ‘alınacaklar’ listesinde kafamda duruyordu. Hemen sonra, stantların birinde ele geçirdim. Aldığım kitapların arasında en fazla merak ettiğimdi. Eve dönerken, serviste okumaya başlamıştım bile.

Kentin bol ışıklı görüntüsü insanı her zaman parıltıya çağırmıyor. Yarı yarıya karanlığı açıklıyor. Büyük Kent’in çekici panoları, alış veriş merkezleri, insanı kolayca tavlayan ‘kolaylıkları’ ve güya biraz daha ‘derin’ olanların ilgisini çeken gizli tarihi her daim avcı.

Asya ile Avrupa’yı birleştiren tarih, neleri saklıyor?

Hiç bilmeseniz, kitap sizi kapağıyla bile kendine çekebilir. 60-70’li zamanların fotoromanlarını çağrıştıran film afişi görünümlü noir kapakta ‘tek kitapta 16 muhteşem öykü birden’ yazıyor. Benim gibi kapak fetişi olanlar için oldukça ağız sulandırıcı kitabın editörleri ise Amy Spangler ve Mustafa Ziyalan. Esasen bu kitap İstanbul Noir adıyla 2008’de New York’ta Akashic Books yayınevi tarafından basıldı. Çok geçmeden ise bizim topraklara –bir nevi evine- düştü.

Kitap temalara göre dört bölümden oluşuyor. Şehvet ve İntikam, Sınırları Zorlamak Haddini Aşmak, Karanlık Kıyılarda Kuytu Köşelerde, Acı ve İhtilaf. Kitabın ilk hikayesi soluksuz bırakan bir intikamla ilgili olan; Ateşin Dili, yazarı ise İsmail Güzelsoy. Tüyler ürpertici bir havayla okuyucunun Kara İstanbul’a güzel bir başlangıç yapmasını sağlıyor. Hemen ardından gelen, Feryal Tunç imzalı Lodostop ise beklenmedik anların, beklenmedik sonuçlarını ağır bir lodos kafasıyla anlatıyor. Mehmet Bilâl’in Üvey’i ise öncelikli bir ilgiyi hak ediyor, en azından benim için. Üveyliğin tüm katmanlarıyla yazılan kahramanımız bir baba avındayken, ve karşılaştığı bir ‘kendi gibi olmayan’ karşısında kendini yeniden keşfederken, şehrin tedirgin sınırlarına ulaşıyoruz.

Asya ile Avrupa’yı birleştiren köprü, neleri birbirinden ayırıyor?

Bu şehre bağlı olanlar, ilişkilerini boş yere bir nefret-aşk ikilemiyle açıklamazlar. İstanbul insana, görkemin çirkinliğini çok çabuk gösterebilir. Bir çocuk gibi sizi kandırır ve savurur. Gündelik hayatınızın fonuna güzel manzaralar çeker. Kendisi başlı başına bir maceradır. Macera şiddetlenir ve kitabın 2. bölümünde Hikmet Hükmenoğlu’nun Balık Kokusu isimli ‘sakin/şiddetli’ hikayesi çoktan başlamıştır. Bir mahalle ablası olarak Cemile’nin nostaljik ışıltısını ve karanlık yüzünü okuruz. Onun için üzülür, balıkların kokusunu alır ve karanlığına hak vererek el pençe divan huzurundan ayrılıp, aslen Hollanda’lı ama İstanbul’da yaşayan Jessica Lutz’un işkenceci, aşırı dinci bir tarikat üyesinin iç sesine kulak veriyoruz. Hikayenin ismi, Sessiz Sedasız. Fatih semti dolaylarından başka iç sesler araya karışıyor. İlahi adalet susuyor. İstanbul’da her daim sustuğu gibi. Bize sınırsız bir özgürlük şansı veriyor. O sırada kilise çanları çalıyor ve ezanlar okunuyor. Şehir bizi hala şaşırtmaya çabalıyor. Ama alıştığımız her şeye karşı yaptığımız gibi, kulak kabartmıyoruz. Geçip gidiyoruz. Geçip giderken Algan Sezgintüredi’nin yazdığı Cennet Buralarda Bir Yerde hikayesine başlıyoruz. Sokakların delikanlısının Caddebostan sahilde başlayan kovalamacası eski bir komşu amcanın yanında sona eriyor. Sezgintüredi’nin öyküsü beni yoruyor. Garip bir karikatürle karşı karşıya kalıyorum. Keyif alamamışken, klişe ve tahmin edilebilir bir sürpriz sonla bitiyor. Memnun kalmıyorum. E, İstanbul, tahammül edilemez bir yan da taşıyor. Derken, sanırım bana bu kitabı aldıran, merakımı uyandıran en önemli şey olan Lydia Lunch’ın hikayesi başlıyor. İsmi, Vitriol yahut Kan Kusturma Felsefesinin Ruhu. Lunch’ın, her daim, her koşulda ilgimi çekebilmeyi başarmış bir anlatıcı olması tesadüf değil. Hikaye nefessiz bırakıyor. Sadece İstanbul’da değil, tüm dünyada turist kahramanımız, tüm şirretliği ve yok etme arzusu ile bir kurt gibi şehre iniyor. Şimdi, memnunum.

Üçüncü bölüm, Yasemin Aydınoğlu’nun Aramızdaki hikayesiyle açılıyor. Şu ana kadar kitabın ağzımda bir tat bırakmayan ikinci hikayesi. Gereksiz artılarla uzatılmış bir hapishane hikayesi bu. Dört duvar tasvirleri beyne işlese de, neden bu kitapta yer aldığını anlayamıyorum. Mustafa Ziyalan’ın kafamı toparlamak ve dağıtmak için peşinden geldiğinin farkında değilim. Kitabın iki editöründen biri olan Ziyalan, Kara Saray’ı yazıyor. İstanbul’un ‘resmi’ karanlık zamanlarından bu yana uzayan bir intikam hikayesi. 12 Eylül’ün bıraktığı simsiyah ve yağlı gölgelerle alakalı… bu hikaye şunu düşünmemi sağlıyor; kitaptaki bir çok karakter o kadar yaralı ki, aynı zamanda sakin ve karanlıklar. İstanbul gibi. Behçet Çelik’in ‘Çok Tanıdık Çok Bildik’ isimli kısa hikayesi beni dışlıyor. Aceleyle bir araya gelmiş cümleleri fark ediyorum.

İstanbul sokaklarında dolaşan her cepheden insanı, dağlara doğru yükselen gecekonduları, merkezlerde yükselen büyük camları, kitapta geçtiğim hikayeleri ara verip düşününce aklıma, Bizans’tan Günümüzü İstanbul Şiirleri Antolojisi’nin kapanış şiiri olan Fırat Demir’in BizBizans isimli şiiri geliyor,

Karaköy’e indikleri yokuşta yoksul Kürtler ile sarışın turistler

Fatih Sultan Mehmet’in yarattığı varsayılan huzurun çarpık uyuşumu içerisinde

Senin yüksek tavanlı eski evlerini birer birer yıkarak geliyorlar akşamın

sulara erkenden düştüğü yere…

Sonrasında gelen İnan Çetin’in yazdığı Keskin Boynuz Fener’de başlıyor ve yine bir öç alma hikayesi. Pera Palas kokusu aldığımız, ‘eski ıstanbul’ efsaneleriyle süslü, azınlık ‘görülenler’e de ses veren bir hikaye. Tarkan Barlas’ın Bir Kadın Arıyorum’u ise favorilerim arasına girmeyi daha ilk cümlelerinden başarıyor. Karanlık bir etkiyle, gerçek ve hayal birbirine giriyor. İstanbul sokaklarında gerçek olan-gerçek olmayan peşinden, müthiş bir iç sesle ilerliyoruz. İstanbul iç sesleri sever.

İstanbul konforun ve acının tarihini yazıp durdu, hala da yazıyor. Evlerini terk etmek zorunda kalanlar, yaftalananlar ve talanlardan sonra, işgal nedir? diye sordurttu insana.

Kitabın son bölümü Acı ve İhtilaf , sol örgüt üyesi bir devrim şehidinin cenazesiyle açılan, belek yoklayıcı bir polisiye; Rıza Kıraç’ın yazdığı Sıradan Gerçek. Bizi Sadık Yemni’nin Yak ve Git’ine hazırlıyor. Şu sıralar ismini çok işittiğim, kitapları hakkında yazılanları okuduğum ama onlara bir türlü sıra veremedeğim Yemni, kitabın kesinlikle en güçlü diliyle yazıyor.

İstanbul’un anı biriktirmeyi de çok sevdiğini hatırlatıyor. Ve anıların, suçun, vicdan azabının yeri geldiğinde nasıl silahlar haline dönüşebileceğini gösteriyor. İstanbul eski suçları sever. Derken, Müge İplikçi’den kitabın son hikayesi geliyor, El. İplikçi’nin karmaşık, gereksiz masalcı dili, anlatılan ‘şeyin’ hakkını veremiyor diye düşünüyorum. Moda’da geçen hikaye, 12 yaşındaki Nazlı’ya ait. Ve onun dehşet veren bir akşamına ait. Bu dehşet, İplikçi’nin dokunaklı olduğu sanılan diliyle maalesef ‘hafifliyor’.

Kitap bittiğinde, “Tekrar tekrar geleceksin, kapağımı açacaksın, sayfalarımda dolaşacaksın..” diyor. Uzun uzun bir teşekkür istiyor. Utanıyor, tıpkı içindeki hikayelerin geçtiği bu ucube şehir gibi. Bu kez, aklıma kendi yazdığım şiirden bir parça geliyor, İstanbul’a doğru ipte sallanan güzel çocuklar göreceksin, sakın şaşırma!!